08 06 2009

KALICI DÖVME VE GEÇİCİ HİNT KINASI NASIL YAPILIR.

Dövme Nasıl Yapılır ? Dövmenin Yapılışı ! Dövme, deri tarafından tümüyle yok edilemeyen bir boyanın bir teknikle alt deri yüzeyine kadar işlemesiyle oluşur. Alt deriye ulaşmak için kullanılan makine sivri ucuyla vücuda küçük delikler ve yarıklar oluşturur. Açılan bu delik ve yarıklara makine ile boya maddesi enjekte edilir. Dövme yapılırken genellikle kullanılan boya maddesi istir. İsle birlikte çivit, antimuan tozu, kavrulup dövülmüş kemik tozu, çeşitli bitki özleri, safran ve kına da kullanılır. Bu malzemelere göre deride beliren izler kırmızıya yakın bir tonda olabilir. Dövme yapılırken yapılan kişiye, işlemin yapıldığı sırada acı verir. Bu acıyı az ya da çok diye tarif etmek doğru olmaz. Çünkü her insanın acı eşiğinin farklıdır. Dövme yapıldıktan sonra bakımı vs.. için yapılan mevsim çok önemlidir. Dövme için en uygun mevsim ilkbahar sayılabilir. Dövmenin yapılış süresi kullanılan iğnelerin sayısına ya da yapılan dövmenin boyutuna göre değişir. İğne vuruşlarının yapıldığı yerden çok az miktar kan çıkar ve boya deri altına geçer. İğne vuruşlarına bağlı olarak dövme yapılan bölgede kızarıklıklar ya da şişlikler görülebilir. Bu şişlikleri takiben o bölgede yaralar ya da kabuklanmalar oluşur, bu kabuklanmaların iyileşmesiyle dövme ortaya çıkar. Dövme makinesi (Tattooo gun) Dövme yapmada isin yanı sıra kül, çivit, antimuan tozu, kibrit tozu, güherçile, kavrulup dövülmüş kemik tozu, çini mürekkebi, susam yağı, çeşitli bitki özleri, safran, hayvan ödü ve kına katkı maddesi olarak kullanılır... Anne sütü temel karışım sayılır... Bazı yöreler de ise ateşte kızdırılan iğne, koyun ve ke&c... Devamı

07 06 2009

KADINIM

İnce kader çizgimde gezinen sen Yürüdüğüm yollarda sisli gölgem Gel git dolu poyraz gecelerimde Yanlızlığımı dertlerimi paylaşan, Anılara kırık kadeh kaldıran kadınım Baygın bakışlarını,sönük gözüme diken İstesemde asla vazgeçemediğim sen Kolumdaki dövmede,aleni ismin yazılı Çenemdeki derin bıcak yarası hatıran Gamzesinde sırlar saklı kadınım Çok defa hayaline,boşuna kurşun sıktım Yinede kaderime ortak olan sen Ateşli bedeninde,arzu ile yandım Izdırabı zevkki hergün sende tattım Kedi gibi nankör,kedi gibi uysal kadınım Aşk kelepcesini bileklerime geçiren sen Bu savaşta gururuma mağlup olan ben Onu yargıladım, söktüm içimden attım Boş odalarda seni umutsuzca aradım Bir kurşuda sen bana sık kadınım... CENGİZ DAMAR http://muvattali.blogcu.com Devamı

05 06 2009

İNCİK BONCUK SATARDIM

Küçük bir dükkanım vardı Orda İncik boncuk satardım Bazısının boynuna,kiminin koluna Rengarenk taşları takardım Elleri güzel olanın parmagına Kulağı güzel olanın kulağına Bazen yüzüğe,küpeye,halhala Bu da benden olsun derdim Yakışandan asla para almazdım Cebim boştu,ama gönlüm hoştu El emeği göz nuru takılarım Dünya güzeli çiçekleri süslerdi Hızmalı hokka gibi burunlar Kıpkırmızı yanan kiraz dudaklar Camgöbeği rengi boncuk gözler Dükkanımdaki boy aynası Hırsından çatır çatır çatlardı İnce bele ince kemer verirdim Firuze yakıştı mı gönülden coşardım Nazlı güzellere nazar değmesin diye Nazar boncuğunu,gögüsüne takardım CENGİZ DAMAR. Devamı

04 06 2009

DONKİŞOT

Don KişotÖlümsüz gençliğin şövalyesi,ellisinde uyup yüreğinde çarpan aklınabir temmuz sabahı fethine çıktıgüzelin, doğrunun ve haklının:Önünde mağrur, aptal devleriyle dünya,altında mahzun ve kahraman Rosinant'ı.Bilirim, hele bir düşmeye gör hasretin halisine,hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok,yel değirmenleriyle dövüşülecek.Haklısın, elbette senin Dulsinya'ndır dünyanın en güzel kadını,elbette sen haykıracaksın bunubezirganların suratına,ve alaşağı edecekler senibir temiz pataklayacaklar seni.Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksinağır, demir kabuğunun içindeve Dulsinya bir kat daha güzelleşecek. NAZIM HİKMET Devamı

30 05 2009

ALFRED HİTCHCOCK HAYATI VE ESERLERİ

13 Ağustos 1899’da İngiltere’de dünyaya geldi. Gerilim filmleri olağanüstü ilgi görmüş, Hitchcock adı ortalama izleyici için bir yıldızın adı kadar büyük önem kazanmıştır. Eleştirmenlerse onu sinema sanatının büyük ustaları arasına sokmuşlardır. 1979da Amerikan Sinema Enstitüsünün Yaşamsal Başarı Ödülü'nü almış, ertesi yıl da Kraliçe II. Elizabeth kendisine "Sir" unvanı vermiştir. Babası kümes hayvanları ticaretiyle uğraşan Hitchcock, Londra'da bir Cizvit okulunda okudu. Daha sonra mühendislik öğrenimi gördü. 1920'de, Famous Players Lasky adlı ABD şirketinin Londra şubesinde sessiz filmlerin ara yazı tasarımlarını hazırlayarak sinema dünyasına girdi. İlk filmini 1925'te çekti. Ertesi yıl yönettiği The Lodger (Kiracı) gerilim türündeki ilk yapıtıydı. Blackmail (1929; Şantaj) ise ilk sesli İngiliz filmi oldu. The Thirty-nine Steps (1935; 39 Basamak) ve The Lady Vanishes (1938; Bir Kadın Kayboldu), gibi klasikleşmiş filmlerinin ardından İngiltere'den ayrılarak Hollywood'a yerleşti. Oradaki ilk filmi Rebecca (1940; Rebecca), en iyi film dalında Oscar kazandı. Bu dönemde, gerilim yaratmadaki teknik ustalığını çarpıcı biçimde gözler önüne serdi. Örneğin Notoriousta (1946; Aşktan da Üstün), kalabalık bir salonun yüksek tavanına yerleştirdiği kamera, bütün salonu gösterdikten sonra görkemli bir inişe geçiyor, bu kamera hareketi ev sahibesinin avucunda tuttuğu ve öyküdeki gerilimin en önemli öğelerinden biri olan anahtarın yakın plana girmesin değin sürüyordu. Rope (1948; Ölüm Kararı) adlı ilk renkli filmiyse, Hitchcock'un başka düzeyde giriştiği bir teknik gösteriydi. Bir apartman dairesinde geçen ve bazılarının süresi 10 dakikay... Devamı

29 05 2009

KEMAN-TARİHÇESİ-ÇEŞİTLERİ

Keman dört telli yaylı bir çalgıdır. Keman 4 telli olmadan önce 7 telliydi [[zaman içinde değişerek şu anki 4 telli halini almıştır. Değiştirilmesinin sebepleri ise görünüşünün kaba ve tutuşununda zor olmasından kaynaklanır. Keman'ın telleri sırayla 7'den 6'ya, 6'dan da 5'e düşmüştür. Viyola ve viyolonselin de bulunduğu violin ailesinin en küçük ve en yüksek tondan çalan üyesidir. Akor sesleri pesten tize sol, re, la, ve mi'dir. Kemanda perde yoktur. Nota yerleri pesten tize doğru yaklaşık olarak şu şekildedir: Keman yayı insan kılından yapılır. Ama genelde kullanılan kemanlarda suuni at kılı veya ham misina olarak adlandırılan bir madde kullanılır. Almanca: Geige, Fransızca: Violoa, İngilizce: Violon, İtalyanca: Violino dur. Uzunluğu 60 cm'dir. Yayla çalınan telli bir çalgıdır. Notası, ikinci çizgi Sol açkısı ile yazılır. Orkestralarda, genel olarak (Solo, I, II) üç partisi bulunur.Solo ve eşlik görevi verilir (özellikle bir solo çalgıdır). Hiç bir çalgıda olmayan ses rengiyle, çok zengin bir anlatım gücü vardır. Telleri: Sol, Re, La, Mi olarak akort edilir. Tarihçesi Keman ilk olarak 16 yüzyılda Kuzey İtalya'da ortaya çıktı. ilk keman yapımcılarının Rebec , Rönesans Kemanı ve Lira da braccio adlı enstrümanlardan esinlendikleri sanılmaktadır. Enstrümanın akort edilişi dahil olmak üzere hakkında bilgi veren bilinen en eski metin, 1556 yılında lyon'da Jambe de Fer tarafından yazılmıştır; bu dönemde keman Avrupa'da yayıldı. Ortaçağda İngiltere'de Fiddle , Almanya'da Fiedel İtalya'da Lira da Braci , Fransa'da Viel adlarıyla kullanılan yaylı çalgılar Keman'ın atası sayılır. Lavignac , Keman'ın Türklerin Kemenç... Devamı

29 05 2009

PİYOTR İLYİÇ ÇAYKOVSKİY-TSCHAİKOWSKY

P.I.Tschaikowsky Pjotr Iljitsch Tschaikowski, Rusça: Пётр Ильич Чайкoвский (Piyotr İlyiç Çaykovskiy), (d. 7 Mayıs 1840, Votkinsk - ö. 6 Kasım 1893, St. Petersburg) Romantik dönem Rus klasik müzik bestecisi.  Hayatı == 7 Mayıs 1840’da Ural dağlarında bir maden kenti olan Votkinsk’te doğdu. Babası maden ocaklarında müfettiş idi. İyi bir öğrenim gördü ve özel müzik dersleri aldı. Ailesi Petersburg’a yerleşince bu kentte hukuk öğrenimine başladı. 14 yaşındayken çok bağlı olduğu annesini kaybetti ve bu daha sonra eserlerinde bile kendisini gösterecek olan depresif yanının gelişmesine katkıda bulundu.19 yaşında eğitimini tamamlayarak devlet memuru oldu. 21 yaşındayken Sonradan Petersburg Konservatuvarı’na dönüşecek yeni bir müzik okuluna kaydoldu.  Moskova Konservatuvarı’nda müzik öğretmenliğine başladı. Bu kurumda çalıştığı 11 yıl boyunca birçok büyük eser yaratan Çaykovski, ilk defa Alınyazısı adlı senfonik şiirde kendi bestecilik üslubunu ortaya koydu: Tutku ve özlem dolu, küçük şarkıları yeğleyen bir üslup. Eşcinsel eğiliminin dedikodulara yol açmasını önlemek için 1877’de konservatuvardan bir öğrencisi ile evlenen Çaykovski’nin bu evliliği çok başarısız olmuş ve intihar girişiminde bulunmasına yol açmıştı. Dokuz hafta sonra eşini ve Moskova’yı terk eden ancak boşanamayan besteci 1878’de varlıklı bir müziksever olan Nadezhda von Meck ile tanıştı. 11 çocuklu bu genç kadın Çaykovski'yi maddi olarak destekledi ancak ilişkileri sadece mektuplaşma yoluyla sürdü, von Meck'in isteğiyle birbirlerinin yüzünü görmediler. Aldığı maddi destek sayesinde Çaykovski öğretmenlikten ayrılıp ke... Devamı

28 05 2009

ÇITA DÜNYANIN EN HIZLI HAYVANI

Çita Dişi çitalar yirmi ilâ yirmi dört aylıkken ergenliğe erişirler. Öte yandan erkek çitalar bu sürece on iki aylıkken ulaşırlar. Buna karşılık cinsel birleşme üç yaşından evvel nadiren gerçekleşir. Çita yavrularında ölüm oranı yüzde 90'dır. Genellikle sırtlan ve kartalların saldırılarına kurban giderler. Yavrular genellikle 13-20 aylıkken annelerinden ayrılırlar. Çitalar 20 yıldan daha uzun süre yaşayabilirlerse de çoğu zaman ilerleyen yaşla birlikte azalan süratleri dolayısıyla daha kısa yaşarlar. Çitanın avlanma sırasındaki koşusu genellikle bir dakikadan daha kısa sürer. Zira koşu sırasında vücut ısısı ölümcül derecede yükselir. Av girişimlerinin yalnızca yarısında başarılı olur. Ayrıca çitaların sahip oldukları hızlı koşma yeteneğinden dolayı kemikleri çok incedir.Bu nedenle çitalar avını bir yerde yerken sırtlanlar gibi hayvanlar gelirse o bölgeden çekilerek avını oracıkta bırakır.Çünkü sırtlanların çeneleri çok kuvvetlidir.Bu ince kemikler ise bu güçlü çeneye asla dayanamaz.Çitaların hızlı koşma sebeplerinden birisi de kuyruklarının uzun olmasıdır.Çitalar için kuyruk koşu esnasında da yardımcı olur. Çünkü; çitalar ceylan ve impala gibi savunmasız hayvanları yakalarlar. Ancak; ceylan ve impalalar dünyanın en hızlı manevra yapan hayvanlarıdır, çitalar da yüksek hızlarına rağmen kuyruklarını bir dümen gibi kullanarak keskin dönüşler yapabilirler çitaların maksimum hıza eriştiklerinde her adım arası mesafesi yaklaşık 15 metreye ulaşabilmektedir. (Sanskritçede benekli anlamına gelen Çitraka sözcüğünden gelir) (Acinonyx jubatus) Kedigiller ailesinin ilginç bir üyesi ... Devamı

25 05 2009

MOZART'IN HAYATI - BESTELERİ

  27 Ocak 1756'da Avusturya'da Salzburg şehrinde doğdu. Babası Leopold Mozart, Salzburg Başpiskoposluğu Saray Orkestrası'nda keman çalan, bir çok besteler ve keman için bir metod yazan bir müzikçiydi. Oğlu Wolfgang üç yaşına geldiği zaman kendisinden beş yaş büyük olan kızkardeşi Maria Anna (Nannerl)'ın çaldığı klavsen parçalarını belleğine yerleştirip kendi kendine çalmaya başlayınca ondaki mucizevi özelliği farketti, hele bir gün minik Wolfgang'ın eline geçirdiği bir nota kağıdına daha kullanmayı bile beceremediği kocaman tüy kalemle konçerto çiziktirdiğini görünce, ona ciddi olarak klavsen dersleri vermeye başladı. Gerçekten de Wolfgang'ın iyi bir müzikçi olmak için doğuştan olağanüstü özellikleri vardı; kulağı bir kemanda bir notanın sekizde bir kadar akort düşüklüğünü farkedecek derecede hassastı ve çirkin seslere, gürültülere karşı tepkisi ise baygınlık geçirecek ölçüde şiddetlenebiliyordu. Zaman geçtikçe Mozart'ın müzik yanında aritmetik ve resime de yeteneği olduğu ortaya çıkıyordu. Çevrede bu harika çocuğa karşı ilginin artması üzerine, babası bu erken doğan güneşten faydalanmak, çocuklarının sayesinde para ve şöhret sağlayabilmek için, oğlunu ve kızını yanına alarak Avrupa kentlerini dolaşmaya, konserler vermeye başladı. Wolfgang klavsen, keman ve org çalmadaki ustalığıyla, her şeyden fazla doğaçtan çalışlarıyla dinleyicilerini hayrette bırakıyordu. Müzik aletlerini çalmakta gösterdiği kolaylığa denk bir kolaylıkla beste de yapmaya ba... Devamı

25 05 2009

YAĞLI BOYA RESİM YAPMA TEKNİKLERİ VE MALZEMELERİ

Rönesans’tan günümüze kadar en çok uygulanan ve kabul görmüş resim tekniğidir. Yağlı boya tekniği yapım sırasında kısmen hata kabul eden bir tekniktir. İstenmeyen yerler sonradan düzeltilebilir.Yapılan resimler uzun ömürlüdür.Temizlik ve bakımı kolaydır. Yağ (bezir yağı) ve toz boyaların karışımıyla yapılmış boyalara yağlı boya denir. Bu karışımın içine katılan diğer maddeler boyanın kalitesini belirlemektedir. Yağlı boyada aranan başta gelen özelliklerden biri renklerin solmaması, diğeri, üzerinde kabuk yapmadan kurumasıdır. Yağlı boya tekniğinde iyi sonuç almak için: Resim yapılacak sathın iyi hazırlanmasına, kaliteli boya kullanılmasına, incelticilerin kaliteli olmasına, boya paleti, fırçalar ve resim sehpasının kullanışlı olmasına dikkat edilmelidir.Ayrıca güzel resimler yapmak için çok çalışmak gerekir. Çok çalışmak kaliteyi de beraberinde getirir. Yağlıboya Resim İçin Satıh Hazırlanması:Tuval:Yağlı boya resim yapmak için kullanılan yüzeye denir.Resim sathı; karton, tahta veya şasi üzerine bez gererek yapılacak tuvallerden yapılır. Resmin boyutlarına uyan boyut ve kesitlerde ahşap şasi üzerine bez gerilerek yapılacak işlemde ahşapların kesit ve boyutu resim boyutuna göre değişir.Ahşabın kesiti 2X4 cm den başlamak üzere resim boyutu büyüdükçe kesit kalınlıkları da bez gerildiğinde esneme yapmaması için kalınlaştırılmalıdır. Şasi üzerine bez gerildiğinde boyanırken bezin yapışmamasını ve iz yapmamasını sağlamak için ahşabın bir yüzü içe eğimli olarak rendelenmelidir.Şasinin çatılması köşelerinden yapıştırma, çakma ve kamalı olmak üzere çeşitli şekillerde yapılır. Yapıştırma ve çakma ile yapılan şasilerde köşeler sabit olur.Kamalı şasilerde bez gerildikten sonra tuvalde olabi... Devamı

25 05 2009

KARANLIKLAR KRALİÇESİ

Ah bir bilsem,nerdesin hayatta mısın Yanlızlıkla söz kestin,sırra kadem bastın Ayrılığa taktın parmağımda ki yüzüğü Sadece  karanlıklar kraliçesiyle vedalaştın Resmini ağlayarak,günlerce öptüm Arkanda kırık bir camdan kalp bıraktın Gözyaşlarım döneceğin tozlu yolları ıslattı Giderken yanında yıldızlarıda götürdün On yıl önce şöyle bir selam yolladın Seni geçenlerde rüyamda gördüm Yaşlanmışsın,uzun beyaz saçların vardı Gözünde yakın gözlükleri,başında şapka Bir sahil kasabasında,denizin kıyısında Sırtını dönmüşsün,doğan güneşe Kırmızı bulutlar tam tepende El salladın yanından geçen,bir tekneye İçim cız etti,aklıma gençliğin geldi Hani biz  beraber,adım adım yaşlanacaktık Çocukluğumuzdan beri saklambaç oynuyoruz Dön artık,buz tutmuş kalbimi söbele Yılların buz dağları erisin,sıcak nefesinle CENGİZ DAMAR Devamı

25 05 2009

ORHAN GENCEBAY VE ESERLERİ

Orhan Gencebay (d. 4 Ağustos 1944, Samsun, Türkiye) Türk besteci, ses sanatçısı, şair, enstrümanist, aranjör, müzik yapımcısı, müzik direktörü ve aktördür.Arabesk müzik olarak adlandırılan, fakat kendisinin bu terimi "yanlıştır ve eksiktir" gerekçesiyle reddedip Serbest Türk Müziği, Özgür Türk Müziği, Serbest Çalışmalar ve Gencebay Müziği gibi kavramlarla adlandırdığı, 1960'larda yayılan Türk Müziği tarzının yaratıcı ve öncülerindendir.Yaşamı Müziğe 6 yaşında, Rus konservatuvarı mezunu ve aslen Kırım göçmeni eski bir opera sanatçısı olan klasik batı müzisyeni Emin Tarakçı'dan keman ve mandolin dersleri alarak başladı. 7 yaşında bağlama ve Türk Halk Müziği dersleri almaya başladı. 10 yaşında ilk beste çalışması olan Kara Kaşlı Esmerdi Kim Bilir Kimi Sevdi isimli eseri yaptı. 13 yaşında Türk Sanat Müziği ve tambur eğitimi almaya başladı. Ortaokul ve lise yıllarında Samsun, Edirne ve İstanbul musiki cemiyetlerinde yaylı tambur, THM cemiyetlerinde ise bağlama çaldı. Samsun ve İstanbul'da halk evlerinin kuruculuğunu yaptı. Kendi açtığı müzik dershanelerinde öğretmenlik yaptı.İlk profosyonel bestesi Ruhumda Titreyen Sonsuz Bir Alevsin'i 14 yaşında yaptı.16 yaşından itibaren jazz ve rock müziği ile ilgilenmeye başladı, batı nefesli sazlardan oluşan orkestralarda tenor sax çaldı. Istanbul'a gelerek, Türkiye'nin ilk konservatuarı ve eski adı Dârülelhan olan İstanbul Belediye Konservatuvarı'na girdi, bir süre icra heyetinde bulundu.1964 yılında TRT Ankara Radyosu sınavına girdi ve yüksek başarıyla kazandı. Fakat, sınavda usulsüzlük olduğu gerekçesiyle sınav iptal edilince, müzik çalışmalarına ara vererek askerlik sebebiyle İstanbul'a gitti. Vatani görevini Heybeliada'da bahriyeli olarak s&uu... Devamı

24 05 2009

SON ŞARKI

Fildişi piyanonun tuşlarında Sihirli parmakların geziniyor Şamdandaki mumların alevi Müziğin etkisi ile dans ediyor Bizim şarkımızı,son defa çalıyorsun İlk defa buruk bir acı ile dinliyorum Sevdim mi seni,hemde hergün ölesiye Yalvarırım sus,şu klasik şarkıyı söyleme Dertlerle beni kördüğüm yaptım Fırtınalar koptu her gece içimde Sevgimi gömdüm,zindan gönlüme Sadece bir fotağrafsın mazimde Bu şarkı karanfil değil,tozlu tarih kokuyor, Söyliyen yabancı,müzik yalancı,güfte nankör Gelinliğini giydirdim,uçan beyaz martılara Ayrılık rüzgarları ektim,çiçek tarlalarına CENGİZ DAMAR Devamı

23 05 2009

TRABZON SPOR KULUBÜ VE TARİHCESİ

Trabzonspor, Trabzon'da 1967 yılında kurulan spor kulübüdür. Renkleri Bordo ve Mavi dir. Özellikle futbol şubesiyle ünlü olan kulüp, Profesyonel Futbol Ligleri tarihinde Türkiye Şampiyonu olan 4 takımdan biri ve tek Anadolu takımıdır. Trabzonspor Kulübü halen futbolun dışında Atıcılık, Atletizm, Basketbol, Judo ve Yüzme dallarında faaliyet göstermektedir. 2008-2009 sezonu Alpella'yı alarak Basketbol'da da büyük bir atılım yapmak isteyen kulübün basketbol takımı, bu sene Trabzonspor adıyla Basketbol 2. Liginde mücadele edecektir. Tarih  Trabzon'da İlk Kulüpler Trabzon'un ilk kulübü ve Trabzonspor'un kurucu kulübü İdmanocağı, 1914'de kuruldu Osmanlı zamanında Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı'nın kurulması ve Türk Sporu'nun bu ilk örgütünün tüm Anadolu'ya yayılması, Trabzon'da da etkisini göstermişti. Bu etki sonucu yeni yeni kulüpler kurulmaya başlandı. İdmanocağı, İdmangücü, Necmiati'den sonra Trabzon Lisesi bünyesinde lise adını taşıyan yeni bir kulübün kurulmasıyla kulüp sayısı 4 olmuştu. 1923 yılından sonra Trabzon'da İdmanocağı ve İdmangücü arasında büyük bir rekabet başlamıştı. Trabzon adeta Ocaklılar, Güçlüler diye ikiye ayrılmıştı. Trabzon'da futbolun bu iki takım arasındaki rekabetten yüceldiği söylenebilir. Rekabet zamanla öylesine büyük boyutlara vardı ki, Trabzon'un Türkiye liglerinde geç temsil edilmesine bile sebep oldu. 1923 yılında Trabzon'da ilk resmi lig maçları oynanmaya başlandı. İlk sezon İdmanocağı şampiyon olmuştu. Bunu 1923-24,1924-25 sezonlarında Lise takımının arka arkaya şampiyonlukları izledi. 1925 sezonunda yine İdmanocağı şampiyon olurken, 1929 yıl... Devamı

23 05 2009

TÜRKİYE FUTBOL 1 LİĞİNDE KIRKSEKİZ YILIN İSTATİKLERİ

Birinci Futbol Ligi'nde geride kalan 48 sezonda, şampiyonlukları yalnızca 4 ayrı takım paylaştı. 1959'da başlayan ligde şimdiye dek Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor dışında, şampiyonluk sevincini yaşayan başka takım olmadı.Fenerbahçe ve Galatasaray 16'şar, Beşiktaş 10, Trabzonspor ise 6 kez mutlu sona ulaştı.Şampiyonluklara ambargo koyan "4 Büyükler", zaman zaman mutlu sona ulaşmak için uzun süreler beklemek zorunda kaldı.Beşiktaş, 1966-67'nin ardından 14 sezon şampiyonluğa hasret kaldı.1981-82'de Dorde Miliç ile şampiyon olan Beşiktaş, uzun süren hasrete de son verdi.Galatasaray ise 1972-73'i şampiyon tamamladıktan sonra 13 sezon boyunca bu sevinci yaşayamadı. Sarı-kırmızılı takım, 1986-87 sezonunda Jupp Derwall ile şampiyon olarak, 13 yıllık hasreti dindirdi.Galatasaray ayrıca 4 sezon üst üste şampiyonluğa ulaşan takım unvanının sahibi.Ezeli rakipler arasında şampiyonluk için en az süre bekleyen takım ise Fenerbahçe olarak dikkati çekiyor. Sarı-lacivertli ekibin şimdiye kadar ki en uzun süreli şampiyonluk hasreti 6 sezon sürdü.Lig şampiyonluğunu şimdiye dek İstanbul dışına taşıyan tek Anadolu takımı olan Trabzonspor ise 22 sezondur şampiyonluğa hasret. Lig tarihinde şampiyonluklardan 35'inde yabancı teknik direktörlerin, 13'ünde ise Türk teknik adamların imzası bulunuyor. Beşiktaş, Birinci Lig tarihinde Türk teknik direktörlerle şimdiye dek şampiyonluk ipini göğüsleyemezken, Trabzonspor 4 kez Ahmet Suat Özyazıcı, 2 kez de Özkan Sümer olmak üzere toplam 6 şampiyonluğa da yerli teknik direktörlerle ulaştı. Galatasaray'ın da 16 şampiyonluğundan 4'ünde Fatih Terim, 2'sinde de Gündüz Kılıç'ın adı bulunuyor.Fenerbahçe ise tarihinde ilk kez Türk teknik adamla 2000-2001 sezonunda Mustafa Denizli yönetiminde mutlu sona ulaştı. 48 yılda şampiyonluklarda 7 ülk... Devamı

22 05 2009

TEZAT

Kentin işikları parlak yakasında,çılgın parti varFifinin bilmem kaçıncı dogum günü kutlamasıLimuzinler havyar tipli yeşil babalarını taşıyorKimin eli kimin cebinde,birbirine karışıyorKaranlık kaldırımlar,çilekeş arka sokaklarTelaşla ekmek peşinde koşan insanlarGaspcılar,tinerciler,dilenciler,fahişelerŞehrin ilerliyen saatlerinde ava çıkmışlarElindeki kadehin içinde bordo şarabıPaparazi starının ağzında havana purosuKediler köpekler,zevkle kuyruk sallıyorSilikonlu sahiplerine bir aşağı bir yukarıAli efendi,bir daha yokluyor boş cepleriniÖnünde duran,dolmuşlara boş gözle bakıyorŞöyle bir süzüyor,yorgun emektar bacaklarınıBiniyor tabanvaya, dayan dizlerim dayan diyorSabahın ilk ışıklarında parti tavan yapmışMavi havuza çılgınlar,anadan üryan atlamışŞen kahkahalar tokat gibi yankılanıyorLoş ışıklı kentin,soluk benizli kullarındaGüneş yine doğuyor,şehrin üzerine ortakca...CENGİZ DAMARWWW.MUVATTALİ.BLOGCU Devamı

21 05 2009

TÜRKAN SAYLAN KİMDİR

Saylan, 13 Aralık 1935 -(20.5.2009)İstanbul'da dünyaya geldi. Cumhuriyet döneminin ilk mütahhitlerinden Fasih Galip Bey ile evlendikten sonra müslüman olup Leyla adını alan İsviçreli Lili Mina Raiman çiftinin beş çocuğunun en büyüğüdür. 1968 yılında İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı’nda Başasistanlığa başlamıştır. 1971’de İngiliz Kültür Heyeti’nin bursuyla İngiltere’de ileri eğitim görmüş, 1974 de Fransa’da 1976’da yine İngiltere’de kısa süreli çalışmalar yapmış, 1972’de doçent, 1977’de profesör olmuştur. 1982 – 1987 yılları arasında, İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Başkanlığı’nı, 1981 – 2001 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü’nü yürütmüştür. 1990’da oluşturulan “İÜ Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi”nin kuruluşunda görev almış ve 1996’ya kadar Müdür Yardımcılığı ile Kadın Sağlığı derslerinin koordinatölüğünü yapmıştır. Dermatoloji kliniğinin öğretim üyesi olarak 2002 yılı sonuna kadar çalışmış ve 13 Aralık 2002 tarihinde emekli olmuştur.1976 yılında lepra (cüzzam) çalışmalarına başlamış, Cüzzamla Savaş Derneği ve Vakfı’nı kurmuştur. 1986’da kendisine Hindistan’da “Uluslararası Gandhi Ödülü” verilmiştir. 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü’nün Lepra konusunda danışmanlığını yapmıştır. Uluslararası Lepra Birliği’nin (ILU) kurucu üyesi ve Başkan yardımcısıdır. Avrupa Dermato Veneroloji Akademisi’nin ve Uluslararası Lepra Derneği’nin üyesidir. Dermatopatoloji Laboratuvarının, Behçet Hastalığı ve Cinsel İlişkiyle Bulaşa... Devamı

21 05 2009

AHMET YESEVİ ŞİİRLERİ-HİKMET8

Hikmet - 8Sabah erken pazartesi günü yere girdim Mustafa ya matem tutup girdim ben işte Altmışüçte sünnet dedi işitip bildim Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte Yer üstünde dostlarım matem tuttu Bütün alem 'Sultanım'deyip nara çekti Hakk'ı bulan gerçek sufiler kanlar yuttu Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte “Elveda” deyip yer altına adım koydum Aydın dünyayı haram kılıp Hakk’ı sevdim Zikrini söyleyip yalnız olup yalnız yandım Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte 'Taha' okuyup akşam ve geceler kaim oldum Gece namaz gündüzleri oruçlu oldum Bu hal ile yer altında daim oldum Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte Altmış gece altmış gündüz bir kez yemek Tan atana kadar namaz kılıp bir kez selam Altmışüçte oldu ömrüm sonunda tamam Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte Hakk Mustafa ruhu gelip oldu imam Bütün varlık yer altında oldu köle Çok ağladım Hakk Mustafa verdi müjde Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte Mirac gecesi 'Gözümün nuru evlad... 'dedi Elimi tutup 'Ümmetimsin ümmet' dedi 'Sünnetimi sıkı tutasın gönüldaşım'dedi Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte 'Kıyamette yol kaybedersen yola salayım ‘Muhammed’ deyip susamış olsan elini tutayım Evladım deyip elini tutup cennete girdireyim...' Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte Ey dostlar bu sözü işitip şevkim arttı 'Ümmet' dedi, iç ve dışım nura battı Nurunu salıp cemalini Hakk gösterdi Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte Cemalini görüp ruhum uçup arşa kondu Musa gibi varlığım tutuştu yandı Mecnun gibi eş ve dosttan kaçıp saklandı Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte Yer altında eziyet çektim çok zorluk Döşek yastık taştan yapıp çektim sıkıntı Ey dostlar bu dünyada yok dinlenmek Mustafa'ya matem tutup girdi... Devamı

21 05 2009

AHMET YESEVİNİN ÜNLÜ HİKMET ŞİİRİ.1

Hikmet - 1Bismillah deyip beyan ederek hikmet söyleyip Taleb edenlere inci, cevher saçtım ben işte. Riyazeti sıkı çekip, kanlar yutup 'İkinci defter' sözlerini açtım ben işte. Sözü söyledim, her kim olsa cemale talip Canı cana bağlayıp, damarı ekleyip, Garip, yetim, fakirlerin gönlünû okşayıp Gönlü kırık olmayan kişilerden kaçtım ben işte. Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol Öyle mazlum yolda kalsa, yoldaşı ol Mahşer günü dergahına yakın ol Ben-benlik güden kişilerden kaçtım ben işte. Garip, fakir, yetimleri Rasul sordu O gece Mirac'a çıkıp Hakk cemalini gördü Geri gelip indiğinde fakirlerin halini sordu Gariplerin izini arayıp indim ben işte. Ümmet olsan, gariplere uyar ol Ayet ve hadisi her kim dese, duyar ol Rızk, nasip her ne verse, tok gözlü ol Tok gözlü olup şevk şarabını içtim ben işte. Medine’ye Rasul varıp oldu garip Gariplikte sıkıntı çekip oldu sevgili Cefa çekip Yaradan'a oldu yakın Garip olup menzillerden geçtim ben işte. Akıllı isen, gariplerin gönlünü avla Mustafa gibi ili gezip yetim ara Dünyaya tapan soysuzlardan yüzünü çevir Yüz çevirerek derya olup taştım ben işte. Aşk kapısını Mevlâm açınca bana değdi Toprak eyleyip 'Hazır ol! ' deyip boynumu eğdi Yağmur gibi melâmetin oku değdi Ok saplanıp yürek, bağrımı deştim ben işte. Gönlûm katı, dilim acı, özüm zalim Kur'an okuyup amel kılmıyor sahte alim Garip canımı harcayayım, yoktur malım; Haktan korkup ateşe düşmeden piştim ben işte. Altmış üçe yaşım ulaştı, geçtim gafil; Hakk emrini sıkı tutmadım, kendim cahil; Oruç, namaz kazaya bırakıp oldum ergin; Kötüyû izleyip iyilerden geçtim ben işte. Vah ne yazık, sevgi kadehini içmeden, Çoluk-ço... Devamı

21 05 2009

ASKERLİK ANISI

  Askerliğin Türk insanında ayrı bir yeri vardır. Bizler için askerlik vatan ,namus borcudur, askerde iken,devamlı şafak sayılır ve sivilliğin özlemi çekilir,her fırsatta da sivillik yaşantısı dile getirilir. Gel tezkere gel,sevgili,nışanlı anne lafı hiç dillerden düşmez. Askerlik bittikten sonra işti,evlilikti derken,her ortamda askerlik anıları bir ömür boyu ballandıra ballandıra anlatılmaya başlanır ve anlata anlata da bitmez. İster elli yaşında,ister yetmiş yaşında ol,o günler daha dün gibi hatırlanır ve anlatılırken de yaşanır. Bölük komutanından tut da,tertib'in,alt devrenin,üst devrenin bütün isimleri akılda tutulur ve asla unutulmaz,silah arkadaşı olmak ömür boyu geçerlidir. Asker arkadaşının yeri ve statüsü çok farklıdır,o kimse ile değişilmez,görüşmeseler bile yıllarca anılarda kalır. Yaş kaç olursa olsun çaktırmadan askerlik resimlerine bir bahane bulunup sık,sık bakılır. Bazıları asker resimlerini,çerçeveletip evin oturma odasının duvarına gururla takar,çay içilirken veya televizyon seyrederken,kaçamak gözler devamlı asker resmine takılır. Taşıdığı silahın künyesini,bir çırpıda,sular seller gibi ezbere söylenir. Tabi ki bu askerlik anıları da,avcıların ki gibi ister karavana at,istersen dolu at,yani atış serbesttir. Yeter ki atmasını ve dinletmesini bil,mantığı geçerlidir. Bir gün yine bir arkadaş meclisinde,muhabbet ederken,laf döndü dolaştı askerliğe geldi. Hüseyin arkadaşımız sazı bir aldı eline,pir aldı;çal Allah çal,sıra bize gelsin diye dört gözle bekliyoruz ama nafile,sazı elinden bırakmaya hiç niyeti yok. " Fi tarihinde İzmir'de askerdeyim,Yunanla o tarihlerde ortam iyice gerilmiş,ha savaş çıktı ha çıkacak,devamlı alarmlar &cce... Devamı

19 05 2009

KADINLARIMIZ

Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta, sanki gidenler hiçbir zaman hiçbir menzile erişemeyecekti. Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle Ve onlar ayın altında dönen ilk tekerlekti. Ayın altında öküzler başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık kısacıktılar ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında ve ayakları altından akan toprak, toprak, ve topraktı. Gece aydınlık ve sıcak ve kağnılarda tahta yataklarında oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. Ve kadınlar birbirlerinden gizleyerek bakıyorlardı ayın altında geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. Ve kadınlar bizim kadınlarımız: korkunç ve mübarek elleri ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yarimiz ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki ve kara sabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar, bizim kadınlarımız şimdi ayın altında kağnıların ve hartuçların peşinde harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi aynı yürek ferahlığı, aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde ince boyunlu çocuklar uyuyordu. Ve ayın altında kağnılar yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru. NAZIM HİKMET... Devamı

17 05 2009

KILIBIK RIFKI

Halimeye ben ne diyeceğim şimdi Cephanemde ki yalanlarda bitti İpi koparmışım yine Sabah güneşi özenle doğuyor Çakırkeyf yakışıklı yüzüme Yok bu sefer kurtuluş yok Halime kesin koyacak,kapının önüne Ulan sürme ağzına şu illeti Güldürme millete kendini Bu meretin yüzünden Adımız tesçilli kılıbığa çıktı Halime oyacak valla şaşı gözlerimi Adım gibi eminim,açmıyacak kapıyı Açıl susam açıl desem Bir bulsam o sihirli kelimeyi Geçenlerde amcam öldü demiştim Yanlızca birkaç tane süpürge yedim Akrabalardan acaba ölmeyen kaldı mı Boşver onlarada külli yazık Rıfkı gariplerin günahı ne Hergün birini vadesiz öldürdün Cemaat bıktı,Sala üstüne sala koyacak hiç kimse kalmadı musalla taşına Topallıyarak gitsem,yine araba çarptı desem Mazallah Halime kırılmadık yerlerimi de kırar Diyorum ki karakoldayım ayağına mı yatsam Rıfkı onu deme,o numarana çok kızıyor Hırsından türlü türlü işkence yapıyor Daha dün apandisti dümenden patlattım Yedim dayağı,mışıl mışıl halıda yattım Geçen sabaha karşı,merdivenlerden düştüm Millet deprem oluyor sandı Don gömlek,dışarıya fırladı Adamlar homurdandı,çocuklar agladı Kadınlar cıyak cıyak bağırdı Halimenin elinden beni kimse alamadı Rıfkı ne olacak,bu kılıbıklığın sonu Jarjöründe hiç mermide kalmadı Şu köpekte ikide bir elimi yüzümü yalıyor Kerata iyide makyaj tazeliyor Yalan söylerken artık yüzümde kızarıyor Çiçek götürsem kafamda paralıyor Her günde tavuk gibi yaşanmaz ki Lan Rıfkı sen dün gece çay mı içtin Aslanlar gibi Aslan sütü içmedin mi Miyav deme,kükre,göster pen&cc... Devamı

16 05 2009

AZRAİL MİSİN

Bir güzele gözüm değdi Gül cemalini öne eğdi Sultanım göze yasak var mı Güzele bakmak sevap değil mi Keşke bakmaz olsaydım Karagözlerime nazar değdi Yüreğime kor ateş düştü Dönerim dönerim deli divane Vururum kendimi ıssız çöllere Seni seraplarda gülerken gördüm. Susuzluktan vahaları kuruttum Sinemde selvi boylu huriyi büyüttüm Şems'in önünde ahudan gölgemsin Söyle güzel, sen melek misin Yoksa beni öldürmeye yeminli O bahtsız Azrail misin. CENGİZ DAMAR. Devamı

15 05 2009

JEOTERMAL ENERJİ NEDİR

  JEOTERMAL ENERJİ Yenilenebilir (Alternatif) Enerji Kaynağı JEOTERMAL ENERJİ NEDİR? Jeotermal kaynak kısaca yer ısısı olup, yerkabuğunun çeşitli derinliklerinde birikmiş ısının oluşturduğu, kimyasallar içeren sıcak su, buhar ve gazlardır. Jeotermal enerji ise jeotermal kaynaklardan doğrudan veya dolaylı her türlü faydalanmayı kapsamaktadır. Jeotermal kaynakların üç önemli bileşeni vardır: 1. Isı kaynağı, 2. Isıyı yeraltından yüzeye taşıyan akışkan, 3. Suyun dolaşımını sağlamaya yeterli kayaç geçirgenliği.   Jeotermal alanlarda sıcak kayaç ve yüksek yeraltı suyu sıcaklığı normal alanlara göre daha sığ yerlerde bulunur. Bunun başlıca nedenleri arasında: Magmanın kabuğa doğru yükselmesi ve dolayısıyla ısıyı taşıması,   Kabuğun inceldiği yerlerde yüksek sıcaklık farkı sonucunda oluşan ısı akışı,   Yeraltı suyunun birkaç kilometre derine inip ısındıktan sonra yüzeye doğru yükselmesi. Jeotermal Kaynaklar vasıtası ile yapılabilecek yatırımla; 1. Elektrik enerjisi üretimi 2. Merkezi ısıtma, soğutma, sera ısıtmazı vb. 3. Endüstriyel amaçlı kullanımlar, kurutma, vb. 4. Kimyasal madde mineral üretimi; Karbondioksit, Kuru-buz, Gübre, lityum, hidrojen... 5. Kaplıca amaçlı kullanım-Termal turizm 6. Düşük sıcaklıkta kültür balıkçılığı 7. Şişelenip mineralli içecek su olarak kullanımı. Maden suyu ya da sodası.   Ülkemiz de Jeotermal konusunda MTA tarafından açıklanan toplam kapasite 31.500MW'tır. Ancak bu değere enerji camiası ihtiyatla yaklaşmaktadır. Bu enerji türünde iki türlü kullanım söz konusudur: 1. Jeotermilin ısı gücünü kullanarak konut ve seraların ısıtılması, (1.217MW) ... Devamı

12 05 2009

SARI LACİVERT

Bugün lacivert gökyüzü delinmişO deliklerden sarı düşüyorEllerime yüzüme değdikce eriyorBir uçak geçiyor bulutları yırtıpÇaresizce sağa sola kaçışıyorlaryakalıyorum onları avuçlarımlaTek tek tutturuyorum cınbızlaSırtımda ki bin yamalı forma sankiSarı kanaryanın tüylerinin rengiIşıkları sönmüş bu karanlık statdıYüreğimde ki fener aydınlatır mıGecenin gizemine kurşun sıksamZindanlar döner mi gündüzeDeli gönlüm diyor ki,son bir gayretleBoya bütün bulutları sarı lacivertteCENGİZ DAMAR Devamı

12 05 2009

AHMET YESEVİ KİMDİR

Ahmet Yesevi HzOrta Asya Türkleri arasında İslamiyeti yayan büyük alim ve veli. İsmi Ahmed bin Muhammed bin İbrahim bin İlyas olup, ’Pir-i Türkistan, Hazret-i Türkistan, Hazret-i Sultan, Hace Ahmed, Kul Ahmed Hace’ lakablarıyla da bilinir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Türkistan’ın Yesi şehrinde doğduğu için Yesevi diye meşhur olmuştur. 1194 (H. 590) senesinde Yesi’de vefat etti. Vefat tarihi hakkında başka rivayetler de vardır. Küçük yaştan itibaren babasından feyz alan Ahmed Yesevi büyük alim Baba Arslan’ın talebesi oldu. Onun kalblere hayat ve huzur veren sohbetlerinde bulundu. Teveccühlerine kavuşarak kısa zamanda tasavvufdaki yüksek derecelere ulaştı. Küçük yaşta meşhur oldu. Baba Arslan hazretlerinin vefatından sonra onun manevi işaretiyle Buhara’ya giderek Ehl-i sünnet alimlerinin en büyüklerinden olan Yusuf-ı Hemedani’den manevi ilimleri tahsil etti. İcazet alıp talebe yetiştirmekle vazifelendirildi. Hocasının vefatından sonra bir müddet Buhara’da kalıp, talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Bir müddet sonra talebelerin terbiye ve yetiştirilmesini Yusuf-i Hemedani’nin en büyük talebesi olan Abdülhalık Gondüvani’ye havale edip, Yesi’ye döndü. Türklere İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmaya ve talebe yetiştirmeye burada devam etti. Talebeleri günden güne çoğaldı, büyüklüğü ve kıymeti kısa zamanda Türkistan, Maveraünnehr, Horasan ve Harezm’e yayıldı. Zamanında bulunan alimlerin ve evliyanın en büyüklerinden, en üstünlerinden oldu. Dine olan bağlılığı sebebiyle, şaşırıp yoldan çıkmışlara sözleri kısa zamanda te’sirli oldu. Yetiştirdiği talebelerin her biri bir memlekete giderek, İslamiyeti doğru olarak öğretip yaydılar. Dergahı fakir, yetim ve... Devamı

12 05 2009

ÜNLÜ YAZAR DOSTOYEVSKİ KİMDİR ESERLERİ

          1821 ve 1881 seneleri arasında yaşayan meşhur Rus romancısı. Psikolojik roman akımının öncülerindendir. İlk senelerini Moskova’da tabiaten çok sert ve askeri bir hekim olan babasıyla, veremli bir hanım olan annesi arasında geçirdi. Annesi ölünce babası onu Petersburg’daki mühendislik okuluna verdi. Genç Dostoyevski’nin Petersburg’daki hayatı zorlu bir tahsil ve askeri bir disiplin içinde geçti. Kendi ruh haline uymayan bu iki tesir onu okumaya ve edebi denemeler yazmaya sevk etti. Tahsilini 20 yaşında bitirdikten sonra sefalet ve yalnızlık içinde kaldığından, Petersburg’da yerleşerek tercümeler yapmak suretiyle hayatını kazandı. Mektuplar halinde yazdığı Yoksullar isimli romanını bu sıralar kaleme aldı. Daha sona Dvoynik, Pansiyoncu Kadın, Beyaz Geceler, Çam Ağacı ve Düğün adlı hikayelerini yazdı. 1849’da yazdığı bir eserinden dolayı okuyucularının gözünden düştü ve önceki şöhretini kaybetti. Aynı yıl Çar’a karşı gelmekle işlediği suçtan dolayı da ölüm cezasına çarptırıldı, son dakikada imparatorca affedilip dört sene için Sibirya’ya sürüldü. Bu dört sene esnasında gördüğü işkenceler, ruhu üzerinde derin izler bıraktı. Sibirya’dan döndükten sonra uzun müddet ücra bir yerde yaşadı ve nihayet 1859’da Petersburg’a yerleşme müsadesi alarak eski hayatına döndü. Ama isminin unutulduğunu ve eski arkadaşlarının da olmadığını görmesi, onu hayli etkiledi. Bu arada Stepençikovo Köyü ve Orada Oturanlar, Dayının Rüyası, Ölüler Evinin Hatıraları adlı eserlerini yazdı. Mahkumların kamptaki hayatıyla alak... Devamı

12 05 2009

GALAKSİ NEDİR

Alm. Milchstrasse (f), Fr. Galaxie, İng. Galaxy. Uzayda milyonlarca yıldızın, gaz ve toz bulutlarının kümeleştiği uzay odaklarının genel adı. Gökada olarak da bilinir. Bol yıldızlı sakin bir gecede gökyüzüne bakıldığı zaman, bir uçtan diğer uca uzayan parlak bir şerit görülür. Gökyüzünün diğer kısımlarına nazaran çok daha parlak olan bu yıldızlar topluluğu, bizim galaksimiz samanyolundan başka bir şey değildir. Ancak görülebilen, Samanyolunu meydana getiren kollarından birisidir. Uzayda yer alan galaksiler içinde en çok bilineni Samanyoludur. Yaklaşık olarak yüz bin ışık yılı (ışık yılı; ışığın bir yılda gittiği yoldur) ki, 96x1010 km çapında olan Samanyolu galaksisi ortalama iki yüz milyon yıldızdan teşekkül etmiştir. Galaksi disk şeklindedir ve bu şekil çıplak gözle bile fark edilebilir. Samanyolunun ekvatoru boyunca çevreye göz gezdirilirse, yıldızlar arası madde (plazma) ve yıldızlar açıkca görülebilir. Yukarıda belirtildiği gibi bu galakside bulunan iki yüz milyon yıldızın büyük çoğunluğu, diskin merkezinde toplanmıştır. Yaklaşık otuz bin ışık yılı çapında olan bölgeden çevreye doğru uzaklaştıkça yıldız küresinin ve parlaklığının azaldığı görülür. Galaksilerin yaklaşık % 80 kadarı disk biçimlidir. Bu disklerin içerisinde bulunan yıldızlar, genellikle iki şekilde sıralanmıştır. Bu sıralama ya düzenli bir şekildedir veya spiral biçimde bir kol üzerinde dizilmiştir. Mesela galaksimizde bu spiral şekil açıkça göze çarparken, bazı galaksiler hiçbir şekle girmemekte ve nizam dışı bir diziliş göstermektedir. Diğer galaksi tipleri başlıca; çubuk şeklinde galaksiler, eliptik galaksiler (bütün galaksilerin yaklaşık % 20’si) ve düzensiz (irregular) ... Devamı

10 05 2009

NE GÜZEL ŞEY HATIRLAMAK SENİ

Ne güzel şey hatırlamak seni: ölüm ve zafer haberleri içinden, hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken... Ne güzel şey hatırlamak seni: bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin ve saçlarında vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının... İçimde ikinci bir insan gibidir seni sevmek saadeti... Parmakların ucunda kalan kokusu sarduya yaprağının, güneşli bir rahatlık ve etin daveti: kıpkızıl çizgilerle bölünmüş sıcak koyu bir karanlık... Ne güzel şey hatırlamak seni, yazamak sana dair, hapiste sırt üstü yatıp seni düşünmek: filanca gün, falanca yerde söylediğin söz, kendisi değil edasındaki dünya... Ne güzel şey hatırlamak seni. Sana tahtadan birşeyler oymalıyım yine: bir çekmece bir yüzük, ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım. Ve hemen fırlayarak yerimden penceremde demirlere yapışarak hürriyetin sütbeyaz maviliğine sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım... Ne güzel şey hatırlamak seni: ölüm ve zafer haberleri içinde, hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken... NAZIM HİKMET Devamı

10 05 2009

KANGAL KÖPEĞİ VE ÖZELLİKLERİ

Temel Özellikleri Zeki, kolay eğitilen, çocuklara karşı sabırlı, azarlanmaya karşı duyarlı, sevilmek isteyen, yaşadığı yeri sahiplenen bir köpektir. Yabancılara karşı kuşkucudur, bu nedenle güvenli ve çitlerle çevrili bir alanda ya da koruyucusu olduğu sürüsüyle birlikte açıkta yaşamalıdır. Neler Yapar? Savaşta ve avda yüzyıllar boyunca savaş köpeği olarak kullanıldı. (Osmanlı Ordusun da Kangallardan oluşan bir bölüğün olduğu bilgileri vardır)  özellikle kurtlara karşı verdiği başarılı savaşlarla tanınır. Bir çoban köpeği olarak yorgunluktan ve kötü hava koşullarından etkilenmez. Günümüzde bekçi köpeği olmanın yanı sıra çoban köpeği olarak da kullnılmaktadır. Tarihçesi çok eski çağlardan beri Küçük Asya'da (Anadolu) yaşar. Türk bekçi köpeği olarak da bilinir. 1968'de Amerika Birleşik Devletleri'ne götürülmüştür. Şimdilerde de Afrikada çıtalara karşı sürüleri başarılı bir şekilde koruduğu biliniyor. - - - Kangal özel Kangal'ın tarihçesini araştırdığımızda en küçük bir belgeye rastlayamadık. Kangal köpeği hakkında çeşitli rivayetler söz konusudur. Bir rivayete göre M.ö. Asurlular ve Babilliler zamanında türediği, aslan ve kaplan gibi vahşi hayvanlara karşı korunmak, savaşlarda yararlanmak amacıyla büyük bir özenle yetiştirildiği anlatılmaktadır. Bu köpeğin çok rahat bir şekilde aslanı mağlup ettiği söylenmektedir. İkinci bir rivayete göre, Hint mihracesinin Osmanlı padişahına (Yavuz Sultan Selim veya 4. Murat’a) bir köpek hediye etmesiyle başlamaktadır. Sarayda bulunan ve aslanla bo---güs---an bu köpek aslanı öldürü... Devamı